İnsanların Diktatörleri Desteklemesinin Ardında Yatan Çok İlginç Psikolojik Nedenler

1

Diktatörlerin başa gelmesi ve uzun süre hüküm sürmesi her zaman usulsüz olmaz. Buna verilecek en iyi örnek, Adolf Hitler’in Nazi Partisi olabilir. Peki nasıl oluyor da bizi ezen ve daha kötü durumlara sürükleyen insanları başımızda tutmaya meyil ediyoruz?

Bazı diktatör örnekleri verecek olursak; Almanya’dan Adolf Hitler’i, İtalya’dan Benito Mussolini’yi ve Irak’tan Saddam Hüseyin’i sayabiliriz. Durup düşündüğünüzde, “Bu insanlar nasıl böyle kişileri destekleyebilmiş?” diyebilirsiniz ancak insan psikolojisi o kadar komplike ve ilginç bir şey ki, bazılarına diktatörleri bile sevdirebiliyor.

Biz de bu yazımızda, insanlığın doğasında olan ve üstelik bazıları evrimden gelen psikolojik faktörlerin diktatörleri desteklememizde, hatta bazen fanatikleşmemizde nasıl bir etkisinin olduğunu anlatacağız.

Öncelikle, diktatörlüğün tam anlamıyla ne demek olduğuna bakalım.

Diktatörlük, bir kişinin veya küçük bir grubun, etkili anayasal sınırlamalar olmaksızın mutlak güce sahip olduğu hükümet biçimidir. Modern diktatörler, eski tiranlara benzer. Eski filozofların, Yunanistan ve Sicilya tiranlıklarına ilişkin tanımları, modern diktatörlükleri karakterize etmeye çok yakındır. 

Diktatörler; sindirme, terör ve temel sivil özgürlüklerin bastırılması yoluyla sürdürdükleri despotik siyasi gücü elde etmek için genellikle güç veya dolandırıcılığa başvururlar. Kamu desteğini sürdürmek için kitle propagandası tekniklerini de kullanabilirler.

Tüm kötü özelliklerine rağmen, halk onlara güvenir ve güç karşısında büyülenir.

Genellikle ahlak üzerinden, karşı taraftakilere karşı ahkam keserler, halkı sefalete sürüklerler ve karmaşık sorunlara kısa cevaplar verirler. Empati yoksunluğu, kendini beğenmişlik, güç ve kontrol deliliği, yalan, geleneksel kurallara uymama gibi narsist ve antisosyal kişilik bozukluğu özelliklerinin bir karışımına sahiplerdir. Ona boyun eğen halk, güçlü bir insan görerek büyülenir. O da nihayetinde, küçümsediklerinin ve hor gördüklerinin sırtında başa gelir.

Korku etkeni, insanları bir diktatöre bağlı tutar.

I. Dünya Savaşı’ndan sonraki Almanya’yı hatırlayın. Enflasyon tavan yapmıştı, bir ekmek alabilmek için bile çok fazla paraya ihtiyaç vardı. Nazi Partisi, tam bu dönemdeki çaresizliği ve korku atmosferini kullanarak halka yeni bir güç ve iyimserlikle geldi. 

Buradan çıkarabileceğimiz şey şu ki; korku faktörü, insanları otokratik yönetimlere bağlanmaya iter. Kişiler, kendilerini ve yakınlarını koruyamayacaklarına dair gerçekçi olmayan bir endişeye kapılır. Bu korku, temel özgürlüklerini kaybedecek olsalar bile, bir diktatöre bağlanırlar.

Diktatörleri desteklemekteki bir diğer önemli etken ise, dindir.

Bir lider, yalnızca bir insan değildir. Aynı zamanda kahramandır, erişilemezdir ve kurtarıcıdır. Bir tiran konuşurken insanlar, kendilerini onun karşısında daha alt bir seviyeye koyar, cennetsel faydaları sağlayabileceğini düşünür. Diktatörler, üstelik bir de din faktörünü kullanırlarsa, insanların desteğini almaları çok kolay olacaktır. 

Kendini, güçlü olan grupta konumlandırma güdüsü, azımsanamayacak bir etkiye sahiptir.

Bir sınıf ortamını düşünün. Bir grupta zorba ama çok popüler çocuklar var, diğer tarafta bireysel ve sönük kalmış siz varsınız. Elbette; azınlıkta değil, güçlü olan grubun içinde yer almak istersiniz. 

Siyasi otoritelerde de durumlar kötüye gitmeye başladığında pek çok rol takınılır. Kindarlık, aşırı kutuplaşma, günah keçisi ilan etme… İşte yine Almanya’dan örnek verecek olursak, tek sorunlarını Yahudilermiş gibi göstererek bir günah keçisi ilan etmişlerdi. Bu durumda halk, hangi gruba dahil olmak isteyecekti? Elbette azınlığa değil, otoriter liderin yanındaki gruba.

Gruplardaki toplumsal statüler bir yana, oradaki insan sayısı da itaat oranına etki eder. Sayı hangi grupta daha fazlaysa, adeta sürüdeki koyunlar gibi o gruba dahil olmaya meyil edilir.

Evrimsel davranışlar, insanları statü konumuna yönlendirir.

İnsanlar, ne yazık ki kısmen evrimsel davranışlar nedeniyle statü yönelimli yaratıklardır. Özellikle, modern kapitalist toplumumuzda, maddi ve yüzeysel “başarılara” takıntılıyız. Giysiler, arabalar, isimler, markalar, unvanlar, şöhret…  Bir noktada hepimiz, bunlara hayran olmak gibi basit bir illüzyona yeniliyoruz. 

Zengin, güzel, şaşaalı ünlülere hayranlık duymamız gibi; gücü elinde tutan, zengin ve otoriter siyasilere de ilgi besliyoruz. Onun grubuna dahil olarak, sanki, onun sahip olduğu şeylere biz de sahipmişiz gibi düşünüp kendimizi tatmin ediyoruz. 

Zayıf veya belirsiz hissetmek, güçlü bir idole umut bağlamayı sağlar.

İnsanlar, kendi yaşamlarında kontrol eksikliği hissettiklerinde, güç ve ego duygusunu yeniden kazanmak için fantezi figürlerine yönelirler. Bu kişiler daha çok; ünlüler, idoller ve karizma ve güce sahip insanlardır.

Bu karizmatik tipler, kendi içlerinde istikrarsız veya güvensiz hissedenler için güven verici ve bulaşıcı olan öz güvenin, kendinden eminliğin ustalarıdır. İlişkiniz, ekonomik durumunuz veya mutluluğunuz bozuluyor gibi göründüğünde; sizi çeken ve umutlanmanızı sağlayan şey, her şeye sahipmiş gibi görünen kişinin cazibesidir.

Güvenli bölgede kalma ihtiyacı duyulabilir.

Bazı insanlar, belki de sorumluluk veya intikam korkusuyla, güvenli alanlarında kalmayı ve gösteriyi başka birinin yönetmesine izin vermeyi tercih eder.

Bu edilgenlik, bir dereceye kadar ilk hedef olmak açısından işe yarayabilir. Ancak, diktatörlerin kontrolsüzce ilerlemelerini sağlayan pekiştiricilerden biridir.

Cehalet, diktatörlere inanmayı ve desteklemeyi kolaylaştırır.

Liderlerin ifadelerinden veya motivasyonlarından şüphe duymadığınızda veya eleştirel bir gözle incelemediğinizde, kendine güvenen bir diktatör tarafından sömürülmek çok daha kolaydır. 

Ne yazık ki, pek çok insana, düşünmeden inanmak daha kolay geliyor. Böylece, diktatörlere inanan insanlar; ciddi konular hakkında bilgi sahibi olmayı, okumayı ya da mantıklı gelmeyen konularda soru sormayı düşünmüyor bile. Ayrıca, herhangi bir bireyin elinde çok fazla gücün toplanması ve bunun neye yol açabileceği konusunda şüpheci veya endişeli görünmüyorlar. 

Daha da derine inecek olursak, idealize edilmiş bir ebeveyn figürüne ihtiyaç duyulur.

İnsan doğasında, bizi daha yüksek bir otorite veya güç fikrine çeken temel endişe, idealize edilmiş bir ebeveyn figürüne olan ihtiyaca dayanır. Büyürken, ebeveynler bilincimizde çok büyük görünürler. Yoklukları veya kötü davranışları ile bizi mahvedebilirler.

Çocukluğunuz boyunca hayatta kalmamızın temelidirler ve kusurlu ebeveyn figürleriyle işler ters gittiğinde, başka insanları onların yerine koymaya çalışırız. Bu sevgilimiz de olabilir, patronunuz da, öğretmeniniz de… Ebeveyn gibi otoriter bir figüre duyulan açlık, otokrat bir lidere sorgusuz sualsiz güvenmeyi sağlayabilir. 

Yazı gezinmesi

Mobil sürümden çık